Belirsizlik Çağında Netlik Yanılgısı

Tenis dünyasının en saygı duyulan isimlerinden Roger Federer’in, 2024 yılında Dartmouth College mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada kullandığı “Çabasızlık bir efsanedir.” ifadesi, başarıyı nasıl ve nereden okumamız gerektiğine dair güçlü bir çerçeve sunar. Federer bu cümleyle, yıllardır kendisi hakkında yapılan terlemeden, zahmetsizce kazanıyor yorumlarına bilinçli bir itirazda bulunur. Federer, rakiplerinin aksine uzun süreli maçlarda yüzü ve tişörtü neredeyse hiç terlemeden, sakin bir beden diliyle oynayan bir sporcu olarak bilinir. Ancak bu görüntünün ardında, kariyerinin ilk yıllarında fark ettiği bir gerçek vardır: Üst seviye bir tenisçi olabilmek için sızlanma, öfke patlamaları, raket fırlatmaları gibi davranışları geride bırakması gerektiğini erken yaşta anlamıştır. Kendisini “çabasız” gösteren algının ise turnuvalardaki ısınma antrenmanlarında sergilediği rahat ve doğal tavırlarından kaynaklandığını ifade eder. Konuşmasının devamında Federer, ulaştığı başarıların saf yetenekle açıklanmayacağını dile getirir. Rakiplerinin güçlü yönlerinden kaçmak yerine, onların güçlü olduğu alanlarda karşılık verebilmek için çok çalıştığını söyler. Bu süreçte ciddi riskler aldığını, oyununu tek bir özelliğe yaslamak yerine birden fazla güçlü yön geliştirmeye odaklandığını özellikle vurgular.…

Okumaya devam edinBelirsizlik Çağında Netlik Yanılgısı

Çabasız Görünenlerin Hikayesi

Tenis dünyasının en saygı duyulan isimlerinden Roger Federer’in, 2024 yılında Dartmouth College mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada kullandığı “Çabasızlık bir efsanedir.” ifadesi, başarıyı nasıl ve nereden okumamız gerektiğine dair güçlü bir çerçeve sunar. Federer bu cümleyle, yıllardır kendisi hakkında yapılan terlemeden, zahmetsizce kazanıyor yorumlarına bilinçli bir itirazda bulunur. Federer, rakiplerinin aksine uzun süreli maçlarda yüzü ve tişörtü neredeyse hiç terlemeden, sakin bir beden diliyle oynayan bir sporcu olarak bilinir. Ancak bu görüntünün ardında, kariyerinin ilk yıllarında fark ettiği bir gerçek vardır: Üst seviye bir tenisçi olabilmek için sızlanma, öfke patlamaları, raket fırlatmaları gibi davranışları geride bırakması gerektiğini erken yaşta anlamıştır. Kendisini “çabasız” gösteren algının ise turnuvalardaki ısınma antrenmanlarında sergilediği rahat ve doğal tavırlarından kaynaklandığını ifade eder. Konuşmasının devamında Federer, ulaştığı başarıların saf yetenekle açıklanmayacağını dile getirir. Rakiplerinin güçlü yönlerinden kaçmak yerine, onların güçlü olduğu alanlarda karşılık verebilmek için çok çalıştığını söyler. Bu süreçte ciddi riskler aldığını, oyununu tek bir özelliğe yaslamak yerine birden fazla güçlü yön geliştirmeye odaklandığını özellikle vurgular.…

Okumaya devam edinÇabasız Görünenlerin Hikayesi

Bu Son Yokuş mu?

Ekim ayında L’Etape Türkiye organizasyonu tarafından düzenlenen bisiklet yarışında, hemen önümde giden bisikletçiler arasında geçen kısa bir konuşmaya tanık olmuştum. Acarlar-Çengeldere güzergahı boyunca önümüze çıkan yokuşlardan birini tırmanıyorduk. Gruptaki bisikletçilerden biri, yorgunluğun da etkisiyle “Bu Son Yokuş mu?” diye sordu. Bir bisikletçinin bu soruyu sorması aslında çok tanıdık bir sahnedir. Özellikle tırmanışların ardı ardına geldiği rotalarda bacaklardaki güç azalır, nabız yükselir, nefes hızlanır. Böyle bir anda öndeki eğimi gören bir bisikletçinin aklına gelen ilk soru çoğu zaman budur. Yanındakiler ise önlerinde birkaç yokuş daha olduğunu bilseler bile çoğunlukla gülümseyerek şu cevabı verir: “Evet evet, bu son yokuş!” Bu cümleyi bazen arkadaşlarının motivasyonunu korumak, bazen de yorgunluğu hafifletmek için araya ufak bir espri katarak söylerler. Fakat oradaki herkes gerçeği bilir. O son yokuştan sonra çoğu zaman bir tane daha çıkar karşımıza. Ve sonra bir tane daha… Bisiklet kültüründe “Bu son yokuş!” cümlesi bir teselli değil; zorlukla mücadelemizi yeniden düzenleyen küçük bir zihinsel moladır. Aynı zamanda bisikletçilerin dayanıklılığa, beraberliğe ve ritme…

Okumaya devam edinBu Son Yokuş mu?

İşbirliğinde İnsan-Yapay Zekâ Dönemi Başlıyor!

İnsanlık tarihine baktığımızda iş birliği, her dönemin sessiz ama yön verici gücü olarak karşımıza çıkar. İlkel zamanlarda iş birliği, insanların kendilerinden büyük hayvanları avlayabilmesi için insandan insana gerçekleşen bir yardımlaşma şekliydi. Bireylerin hayatta kalması, birbirlerine duydukları güvene ve ortak çabalarına bağlıydı. Bu dönemlerde iş birliği, daha çok birlikte avlanmak ya da güvenlik gibi temel ihtiyaçlarla şekilleniyordu. Tarım toplumuyla birlikte artan ihtiyaçlar ve geniş alanlarda hareket edebilme özgürlüğü, iş birliğini ekipler arası bir yapıya dönüştürdü. Sanayi devrimiyle beraber atölyelerin yaygınlaşması, üretim sürecinin karmaşıklığını artırdı ve iş birliği artık sadece grupların ortak davranışı değil, kurumların temel yetkinliği haline geldi. Kurumsallaşma adımlarının güçlenmesiyle birlikte hedeflere ulaşmanın merkezine yerleşen iş birliğinde bugün yeni bir eşiğe girmiş bulunmaktayız. “İnsandan İnsana”, ardından “Ekiplerden Ekiplere” evrilen Zekâ, artık sadece insanlar arasında değil, “İnsan ve Yapay Zekâ” arasında da kuruluyor. Bu değişimin, geleceğin organizasyonlarında iş birliği kültürünü kökten değiştireceğini söylemek mümkün. Özellikle insani ilişkilerin zayıf olduğu, teknolojiye uyum sağlayamayan kurumların bu gelişmelerden olumsuz etkilenmesi muhtemel. Küresel İnsan…

Okumaya devam edinİşbirliğinde İnsan-Yapay Zekâ Dönemi Başlıyor!

Liderlikte Algı, İlgi ve Etki İlişkisi

Farklı başarı kriterleri olsa da günümüzde bir liderin başarısı; önce nasıl algılandığıyla, ardından neye ilgi gösterdiğiyle ve sonunda nasıl bir etki bıraktığıyla değerlendiriliyor. Çünkü artık liderlik sadece sonuç üretmek değil, algıyı yönetebilmek, güven inşa edebilmek ve kalıcı bir etki yaratabilmek anlamına geliyor. Çalışanlar; egolu, bildiğini okuyan, karşısındakinin sözünü yarıda kesen, yönlendiren değil, dinleyen, motive eden ve anlamaya çalışan liderlerle çalışmak istiyor. Algısı açık olmayan bir liderin ne kadar donanımlı olursa olsun, ekibinin duygularına ulaşması mümkün olmuyor. Bu beklentiler karşılanmadığında, çalışanlar, farkında olmadan liderin davranış kalıplarına uyum sağlamak zorunda kalıyor. Liderin değişmeyeceği inancı ve “kendinden başkasını önemsememesi” tutumu, çalışanların kendilerini geliştirme ve potansiyellerini ortaya koyma arayışlarını törpülüyor. Zamanla, bu durumu tolere edebilmek için iyimser ama gerçekçi olmayan çözümlere başvuruluyor ve çalışanlar sessizce geri çekiliyor. Ve sonunda, bu zamana bırakma ve tükenmişliğin adı konuluyor. Kabullenmek… Ne yazık ki, bu kabullenme, bir denge bulmayı değil, içten içe ilerleyen bir zehir gibi hem kişisel enerjiyi hem de takım ruhunu tüketen bir teslimiyet davranışı…

Okumaya devam edinLiderlikte Algı, İlgi ve Etki İlişkisi