İşbirliğinde İnsan-Yapay Zekâ Dönemi Başlıyor!

İnsanlık tarihine baktığımızda iş birliği, her dönemin sessiz ama yön verici gücü olarak karşımıza çıkar. İlkel zamanlarda iş birliği, insanların kendilerinden büyük hayvanları avlayabilmesi için insandan insana gerçekleşen bir yardımlaşma şekliydi. Bireylerin hayatta kalması, birbirlerine duydukları güvene ve ortak çabalarına bağlıydı. Bu dönemlerde iş birliği, daha çok birlikte avlanmak ya da güvenlik gibi temel ihtiyaçlarla şekilleniyordu. Tarım toplumuyla birlikte artan ihtiyaçlar ve geniş alanlarda hareket edebilme özgürlüğü, iş birliğini ekipler arası bir yapıya dönüştürdü. Sanayi devrimiyle beraber atölyelerin yaygınlaşması, üretim sürecinin karmaşıklığını artırdı ve iş birliği artık sadece grupların ortak davranışı değil, kurumların temel yetkinliği haline geldi. Kurumsallaşma adımlarının güçlenmesiyle birlikte hedeflere ulaşmanın merkezine yerleşen iş birliğinde bugün yeni bir eşiğe girmiş bulunmaktayız. “İnsandan İnsana”, ardından “Ekiplerden Ekiplere” evrilen Zekâ, artık sadece insanlar arasında değil, “İnsan ve Yapay Zekâ” arasında da kuruluyor. Bu değişimin, geleceğin organizasyonlarında iş birliği kültürünü kökten değiştireceğini söylemek mümkün. Özellikle insani ilişkilerin zayıf olduğu, teknolojiye uyum sağlayamayan kurumların bu gelişmelerden olumsuz etkilenmesi muhtemel. Küresel İnsan…

Okumaya devam edinİşbirliğinde İnsan-Yapay Zekâ Dönemi Başlıyor!

Liderlikte Algı, İlgi ve Etki İlişkisi

Farklı başarı kriterleri olsa da günümüzde bir liderin başarısı; önce nasıl algılandığıyla, ardından neye ilgi gösterdiğiyle ve sonunda nasıl bir etki bıraktığıyla değerlendiriliyor. Çünkü artık liderlik sadece sonuç üretmek değil, algıyı yönetebilmek, güven inşa edebilmek ve kalıcı bir etki yaratabilmek anlamına geliyor. Çalışanlar; egolu, bildiğini okuyan, karşısındakinin sözünü yarıda kesen, yönlendiren değil, dinleyen, motive eden ve anlamaya çalışan liderlerle çalışmak istiyor. Algısı açık olmayan bir liderin ne kadar donanımlı olursa olsun, ekibinin duygularına ulaşması mümkün olmuyor. Bu beklentiler karşılanmadığında, çalışanlar, farkında olmadan liderin davranış kalıplarına uyum sağlamak zorunda kalıyor. Liderin değişmeyeceği inancı ve “kendinden başkasını önemsememesi” tutumu, çalışanların kendilerini geliştirme ve potansiyellerini ortaya koyma arayışlarını törpülüyor. Zamanla, bu durumu tolere edebilmek için iyimser ama gerçekçi olmayan çözümlere başvuruluyor ve çalışanlar sessizce geri çekiliyor. Ve sonunda, bu zamana bırakma ve tükenmişliğin adı konuluyor. Kabullenmek… Ne yazık ki, bu kabullenme, bir denge bulmayı değil, içten içe ilerleyen bir zehir gibi hem kişisel enerjiyi hem de takım ruhunu tüketen bir teslimiyet davranışı…

Okumaya devam edinLiderlikte Algı, İlgi ve Etki İlişkisi

Liderliği Yeniden Düşünmek

İş hayatını gerçekten anlamak için bazen ekstrem koşullara bakmak gerekir. Bu nedenle önceki yazılarımda hayatta kalma programlarıyla tanınan Ed Stafford’dan ve ilk kitabım İki Teker Bir Kariyer ’de Bear Grylls’in deneyimlerinden söz etmiştim; çünkü bu tür yayınların iş dünyasını dair sıra dışı ama değerli ipuçları sunduğuna inanıyorum. Bu yazımda dayanıklılıktan çok bu tür programların vazgeçilmezi haline gelen ilkel barınak inşasından yola çıkarak günümüz liderlik programlarını ele alacağım. Bear Grylss, Edd Stafford, Çifte Kurtuluş serisindeki Dave Canterbury ve Cody Lundin… Amaçları ve içerikleri farklı olsa da bu hayatta kalma programlarında en sık gördüğümüz sahnelerden biri onların inşa ettiği üçlü tripod barınağıdır. Eski Kızılderililer’in bilgeliğine dayanan bu barınak, üç sağlam direğin birbirine bağlanmasıyla oluşturulan basit bir yapıdır. Bu ana yapı yan desteklerle güçlendirilir ve üzeri yaprak veya yosunlarla kaplanır. Birkaç gecelik geçici barınma süresince güvenlik ve sıcaklık sağlar. Yukarıda adlarını belirttiğim hayatta kalma uzmanlarının bu barınağı inşa ettiklerini her izlediğimde, aklıma liderlik programlarının yapısı gelir. Günümüzde içerikleri farklı olsa da bu…

Okumaya devam edinLiderliği Yeniden Düşünmek

Herkes Kendi Temposunda

Bisiklet grup sürüşlerinin yazılı olmayan bazı kuralları vardır. Eğer planlanan turda yokuşlar varsa, katılımcılara turun başında şu bilgiler verilir: “Şu kadar kilometreyi belirlenen hızda ve grup halinde gideceğiz. Yokuşları ise herkes kendi temposunda çıkacak, önde gidenler ileride bir köy kahvesinde, çeşme başında ya da bir benzinlikte arkadan gelenleri bekleyecek.” Sürüş detaylarını paylaşmanın farklı nedenleri olmakla birlikte iki temel amacı vardır. İlki, katılımcıların kendi performanslarını bilerek tura katılıp katılmayacaklarına karar vermelerini sağlamak ve böylece kondisyonu birbirine yakın, uyumlu bir grupla sürüş yapmaktır. İkincisi ise yokuşta grubun dağılabileceği ve farklı küçük gruplara ayrılacağı bilinciyle, sürüşe katılanların kendilerine uygun tempoda tırmanacak kişilerle önceden iletişim kurabilmelerine imkân tanımaktır. Özellikle İstanbul’da düzenlenen uzun turlarda şehrin kuzeyindeki tenha yollar düşünüldüğünde, gruptan kopup tek başına kalmak bisikletçiler için güvenlik ve sürüş açısından riskli bir durum yaratır. Oysa iyi organize olmuş gruplarda bu sorun yaşanmaz. Çünkü herkesin temposu birbirine yakındır, kimse kimseyi beklemek zorunda kalmaz. Hızlı olanlar temposunu bozmadan tırmanırlar, yavaş olanlar da grubu yavaşlatma kaygısı yaşamaz.…

Okumaya devam edinHerkes Kendi Temposunda

Yöneticisiz Ekip” Gerçekten Bir Fantezi mi?

Yöneticisiz ekipler ya da organizasyonlar… Zaman zaman bu tarz fantezi söylemler ortaya atılıyor. Ya da bazen bunun sadece iyi niyetli bir hayal olduğu söyleniyor. Bunu söyleyenlerin ortak noktası ise insanın doğası gereği bir lidere ihtiyaç duyacağı gerçeğidir. Bu görüşler günümüz iş dünyasında halen çok yaygın. Pek çok deneyimli yöneticiye, psikoloğa ya da danışmana kulak verirseniz benzer bir ifadeyle karşılaşırsınız. Ve evet, insanlık tarihi boyunca her toplulukta bir yol gösterene, bir ağırlık koyana ihtiyaç duyulmuştur. Bununla birlikte, acaba liderlik dediğimiz şey bugün de halen aynı şekliyle mi yaşanmalı ya da algılanmalı? Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, yakın zamanda kendi kendini yöneten organizasyonlar üzerine önemli çalışmaları olan Brian Robertson (Holacrasy- The New Management System for a Rapidly Changing World kitabı yazarı ve HolacracyOne kurucusu) ile Frederic Laloux (Reinventing Organizations kitabı yazarı) gibi kişiler, “lidersiz ekipler” düşüncesiyle ön plana çıkıyorlar. Profesyonel bisiklet yarışlarından yola çıkarak oluşturduğum Peloton Liderliği yaklaşımını da dahil edersek, çoğu zaman bu tartışmalarda karıştırılan temel nokta şudur: “Yöneticisiz…

Okumaya devam edinYöneticisiz Ekip” Gerçekten Bir Fantezi mi?